Tüm Haberler
Tüm Duyurular

BEYAZ MELEKLERİMİZ
<< Geri Dön



“Hiçbir süs ve elbise bir kadını, analık sevgisi kadar güzelleştiremez.”  
                                   Brachvogel                                                                                                                                                                                

   Dünyada hiçbir sevgi yoktur ki, bir annenin evladını sevdiği kadar yüce, kutsal ve hesapsız olabilsin. Yemeyip yediren, giymeyip giydiren anaların yüreğindeki şefkat ve fedakârlık ateşi hiçbir şekilde söndürülemez.
            Arif Nihat Asya mısralarında;
  “İlk kundağın ben oldum yavrum,
    İlk oyuncağın ben oldum!
    Acı nedir, tatlı nedir bilmezdin,
    Dilin damağın ben oldum,
    Bir dediğini iki etmeyeyim diye
    Öyle çırpındım ki…
    Ve seni öyle sevdim
    Sana o kadar ısındım ki…”  diyor büyük şair.
    Çocuklar hastalansa tükenen analar olur, ayaklarına taş değse anaların içi burkulur, başları ağrısa, anaların ciğeri yanar. En çok onlar bizi özler, onların bize duyduğu hasretle baş edebilecek başka hasret yoktur.
          Üstat Necip Fazıl ise;
     ”Gözlerinde aksi bir derin hiçin
       Kanadın yayılmış, çırpmak için
       Bu kış yolculuk var, diyorsa için
       Beni de beraber al anneciğim.” dizeleriyle katılmıştır.
    Hepimiz önce analarımızın dizinde insanlaşır, onlarla vücut buluruz. Hayatımız boyunca dağıtacağımız tebessümlerin kaynağı, onların bize tebessümleridir. Bir anneyi güzel yapan değer ise onun fiziki güzelliği değildir. Sevgisini paylaşabilmesi, fedakârlığı, sorumluluğu, anlayışı ve kalbe yönelik sevgisidir.         
    Hani geceleri usulca yanımıza sokulup üstümüzü örter ve yanağımıza sevgi dolu bir öpücük bırakıp sessizce giderler ya! O saf ve temiz sevgiden daha derin, daha masum bir sevgi olabilir mi?
   İşte size anne ile evlat arasında geçen ibret verici bir hikâye:
   Yaşlı bir anne ile onu ziyarete gelen saygın bir işi olan oğlu salonda oturuyorlardı. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.
   Yaşlı anne kargaya gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:“Bu ne oğlum?” Oğlu şaşkın, cevapladı: “O bir karga anne.” Yaşlı anne kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: “ Bu ne oğlum?” Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: “Anne, o bir karga.”
   Karga, hala pervazda duruyordu. Yaşlı anne üçüncü defa sordu; “Bu ne?” Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: “O bir karga anne, üç oldu soruyorsun, beni duymuyor musun?”
    Anne dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:“Anne bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hala sormaya devam ediyosun. Sabrımı mı deniyorsun?”
    Annesi yüzünde beliren gülümsemeyle yerinden kalktı,  odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu hatıra defteriydi. Oturdu sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümsemeye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.
     “Bugün üç yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanı başımdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam yirmi üç defa onun ne olduğunu sordu. Yirmi üç defa her soruşunda ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır asla! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.”
    O anneler ki dokuz ay karınlarında taşıdıkları biz yavrularına bir kere ah bile demediler. Eve birazcık geç kaldığımızda gözleri nasıl da yollarda kalırdı. Geceleri uykularını bizim için böldüklerinde heyecanla bizlere şefkatlerini ve sevgilerini nasıl da sunarlardı.      
    Onlara yılda bir gün değil dünyanın yaradılışından bu zamana kadar geçen her gün, her gece, her saat, her dakika bile sevgimizi ve saygımızı göstermek için yetmez. Çünkü bilirim bu gazete köşesinde yazdığım bu yazı değil,  gökyüzü kadar beyaz kâğıt, okyanuslar kadar mürekkep olsa ve ben sürekli yazsam yine de onların değerini anlatmaya yetmez.
    Böyle olmasaydı, Hz. Peygamber, “Cennet anaların ayağı altındadır.” der miydi hiç! Annelerin yüceliğini anlatan diğer bir hikâye de  fedakarlıklarını bir kez daha bizlere yansıtır:
    Bir çocuğun annesinin gözleri yokmuş. Oğlunu her gün okula götürürken çocuğun arkadaşları hep annesiyle dalga geçiyormuş. Aaaa!  Annesine bak gözü yok falan filan. Çocuk annesine yaklaşmış ve usulca bir şeklide: “Anne ben senden çok utanıyorum bir daha beni okula götürme. “demiş. Annesi içtenlikle ağlamış çocuğuna belli etmeyecek şekilde. Aradan yıllar geçmiş ve annenin o küçük çocuğu evlenmiş çoluk çocuğa karışmış. Bir gün annesi torunlarını görmek için oğlunun evine gitmiş. Torunlarım nerede demiş. Oğlu çağırmış torunlarını. Kadın sarılayım derken torunlar korkmuşlar ve kaçmışlar. Oğlu annesine yine usulca bir şekilde: “Anne ben senden utanıyorum, çocuklarım da korkuyorlar bir daha bize gelme.” demiş. Annesi artık dayanamamış ve gerçeği açıklamış: ´´Oğlum utanması gereken ben değilim sensin. Çünkü sen doğduğunda da senin gözlerin yoktu. ´´
     Bütün annelerin günü kutlu olsun.

İbrahim KAÇIRAN
Kurucu