Tüm Haberler
Tüm Duyurular

OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE TÜRK EĞT. SİSTEMİ
<< Geri Dön



Eğitimdir ki, ulusu ya özgür, bağımsız ünlü ve yüce bir toplum halinde yaşatır, ya da onu tutsaklığa ve yoksulluğa sürükler.
                                                                             Mustafa Kemal 1924

   Genç Cumhuriyet, Osmanlı’dan dönemin tek yükseköğretimi olan İstanbul Darülfünunu, 479 medrese ve 1800 öğrenci ile devraldı.
   1923 yılında toplam 5 bin 133 okul, 361 bin 514 öğrenci ve 12 bin 266 öğretmen ile yola çıkan Türkiye Cumhuriyeti, bugün 94’ü Devlet 36’sı Vakıf olmak üzere toplam 130 üniversite, 56 bin 481 okul, 21 milyon 538 bin öğrenci (açık öğretim dâhil), 762 bin 130 öğretmen ile yoluna devam etmektedir.
   3 Mart 1924’te 431 sayılı Kanun ile halifelik kaldırılırken, 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği) ile mektep-medrese ikiliği kaldırılarak, öğretim birliği esası getirildi. 429 Sayılı Kanunla da tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na devredildi.
  Bu yasalarla, yeni sistemin temeli atıldı. Mustafa Kemal, öğretim birliği ile yalnızca eğitim birliği ve eşitliğini değil, bağımsızlaşmanın ve demokratikleşmenin de temelini atıyordu.
  Daha sonra sırasıyla, Milli Eğiti Kanunu 1974’te, İlköğretim ve Eğitim Kanunu 1983’te, Sekiz Yıllık Zorunlu Eğitim Kanunu 1997’de çıkarıldı.
  1973 Sayılı Kanunla da, orta dereceli meslek okulları, lise haline; öğretmen okulları, öğretmen lisesi haline getirildi. Bu dönemde öğretmenliğin ayrı bir meslek olduğu belirlenmiş; ortaöğretim, temel eğitime dayalı en az üç yıllık eğitim veren genel mesleki ve teknik öğretim kurumlarının tümünü kapsamıştır.
  1940 tarih ve 3803 sayılı yasayla köy enstitüleri kurulmuş, 1952 yılından itibaren bu okullar tekrar kapatılarak, 6 yıllık ilk öğretmen okulu adı altında yeniden düzenlenmiştir.
  1974–1975 öğretim yılında liseye dayalı iki yıllık eğitim enstitüleri açılmış, 1982 tarihinden itibaren bu enstitüler, üniversitelere bağlanarak eğitim yüksek okullarına dönüştürülmüştür. İki yıllık eğitim enstitüleri 1990 tarihinden itibaren de 4 yıla çıkarılmıştır.
  Aynı tarihlerde üç yıllık eğitim enstitüleri açılmış, 1978–1979 uygulamasından sonra bu okullar da dört yıla çıkarılarak, adları yüksek öğretmen okulu olarak değiştirilmiştir
  1998–1999 öğretim yılından sonra ilköğretimin bütünlüğü çerçevesinde, 1.ve 2. kademelere öğretmen yetiştiren programlar bir bölüm çatısı altında toplanmıştır.
  Bugün; sınıf öğretmenliği, okul öncesi eğitimi öğretmenliği, fen bilgisi öğretmenliği, sosyal bilgiler öğretmenliği ve matematik öğretmenliği ilköğretim bölümünün bünyesinde birer anabilim dalı olarak yer almaktadır.   
  Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte eğitimde “tebaa” değil “vatandaş” yetiştirmek hedeflendi. Bu nedenle yasalarda, okul kademlerinde ve öğretmen yetiştirme alanlarında yukarıda görüldüğü gibi çeşitli reformlar gerçekleştirildi.
  Aslında iyi vatandaş yetiştirememenin Osmanlı’nın da en önemli sorunlarından biri olduğunu, İstanbul Darülfünun Müderrislerinden İsmail Hakkı Bey’in “ Beğendiğimiz adam en ziyade eski adamdır, yeni adam arıyoruz ve yetiştiremiyoruz” sözlerinden anlıyoruz.
  Kuşkusuz “iyi vatandaş” yetiştirmek iyi öğretmen yetiştirmekle ancak mümkündür. Bu nedenle Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte Cumhuriyet’i yaşatacak kuşakları yetiştirecek öğretmenlerin eğitimi de önem kazanmış ve bu amaçla ülkenin ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikte öğretmen yetiştirilmesi çabaları ön plana çıkmıştır. Zaten yukarıdaki sık değişiklikler de bu arayışa yöneliktir.    
  Gerçekten bir asırdır üzerinde çalışılan ve eğitimi adeta yazboz tahtasına çevirdiğimiz yöntemlerle arzu ettiğimiz öğretmen modelini ve o modelle de  “iyi vatandaşı, iyi insanı” yetiştirebildik mi? Bir de ona bakalım!
  Kitap okuma karnemiz;
  Bazı Afrika ülkelerinin bile gerisinde kalmış durumdayız. Bir araştırmaya göre öğretmenlerimizin sadece  %28’i ayda bir kitap okuyor.
  Çocuklar, okuma becerileri açısından 35 ülke arasında 28. sırada bulunuyor.
  Toplumun % 0.02’si yani on binde biri ancak kitap okuyor.
  Televizyon izleme oranımız ise % 95’dir.
  Oysa, Japonya’nın % 14’ü, İngiltere ve Fransa’nın % 21’i, Amerika’nın % 14’ü kitap okuyor.
  Yüksek öğretimde okuyan öğrenci durumu;
  Güney Kore’de % 80, Japonya’da % 76, Brezilya’da %71, Belçika’da % 63 iken bu oran Türkiye’de  % 38’dir.
  Akademik olarak; Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın (PISSA) 2006 yılında yaptığı sınavlarda, Türkiye Matematik alanında 57 ülke arasında 43. Fen alanında 57 ülke arasında 43. okuma alanında 57 ülke arasında 37. sırada yer almıştır.
  Uluslararası Matematik ve Fen Araştırmalarında (TIMMS 2007) Türkiye Matematik alanında 49 ülke arasında 30. Fen alanında 49 ülke arasında 31. sırada yer almıştır.
  Yine Uluslararası Eğitimde Ölçme Değerlendirme Şirketi’nin (CİTO) Araştırmalarına göre ise,  Türkçe de okuduğunu anlama devlet okullarında % 1, özel okullarda 13, Türkçe de dinlediğini anlama devlet okullarında % 6, özel okullarda % 41, matematik sayılar da, devlet okullarında % 4, özel okullarda %24, Matematik Geometri de, Devlet okullarında % 2, özel okullarda %28 olarak belirlenmiştir.  
  Birey olarak baktığımızda ise,  insanlık ve kendi toplumu için çalışan, ülke çıkarlarını şahsi menfaatlerinin üstünde tutan,  kişisel hak ve çıkarlarını, sadece almaya odaklı değil aynı zamanda vermesini de bilen, kendisine, insanına ve ülkesine güvenen,  yalnız kendisine değil, sonraki nesillere de hizmet eden, kurtuluşu dış güçlerde değil anayasal düzen içerisinde arayan, kendi ülkesindeki yanlışlıkları düzeltmek için terörle ve karanlık güçlerle değil demokratik yollarla mücadele etmesini bilen “iyi insan” ve “iyi vatandaş” olması gerektiğini tam bir bilinç ile kavrayan bir gençlik yetiştirdiğimizi ne yazık ki söyleyemiyorum.
  Yani Mehmet Akif’in “Asım’ın Nesli” diye idealize ettiği nesil, tüm çabalara rağmen bugüne kadar yetiştirilememiştir.

 

İbrahim KAÇIRAN
Kurucu