Tüm Haberler
Tüm Duyurular

HOŞGELDİN ŞEHR-İ RAMAZAN
<< Geri Dön



    Eski ramazanların hayatımda çok derin izleri vardır. Ancak ilk aklıma gelen damda (evin çatısı) imamın okuyacağı ezanı veya atılacak iftar topunu dört gözle beklediğimiz oluyor. İftara 20–25 dakika kala nöbet bekleyen bir asker edasıyla dama çıkar, iftara yetişmek için aceleyle evlerine giden insanları seyrederek, okunacak ezanı ve topu beklerdim. Her gün bunu tekrarlamak, hatta bazen saatler kala o yüksek yere çıkıp beklemek benim için ramazan keyfinin en büyük simgesi haline gelmişti.
     Ailem ezanın okunmasını sofrada beklerken, bazen yalnız bazen de kardeşlerimle birlikte damdan kendilerine bu haberi vermenin zevkini doya doya yaşardık. Hâlbuki ramazan topunu veya ezanı duymak için illaki oraya çıkmak gerekmezdi, ama aileye ilk haberi vermek keyflerin en büyüğüydü.
     Bizimkiler ezanı duysalar da iftar sevincinin haberini bizden almayı tercih ederlerdi, biz çocuklarda her seferinde heyecanımızdan hiç bir şey kaybetmeden “Okunduuuu!” diye bağırarak iftar sofrasındaki yerimizi alırdık.
     Sofraya oturur oturmaz ellerimizi açarak aceleyle büyüklerimizin bize öğrettiği duayı çoğu zaman eksik ya da yanlış okur hemen yemeklere saldırırdık. Büyüklerimizde çok sağlıklı dua okumadığımızı tahmin ederlerdi ama çok acıktığımızı düşünerek güler geçerlerdi.
     Anam on kardeşin eksilen tabaklarına yemek takviyesi yaparken, babam gözlerini kısarak sofrada eksik kimse var mı diye çaktırmadan bizi sayardı. Bazen kardeşlerimden biri babaannemde iftara kaldığında geç fark edilebilirdi, hatta fark edilmediği zamanlar bile olurdu. Çünkü on kardeş, artı anne ve baba, birde misafir varsa o kalabalıkta bir eksiği görememek gayet normaldi.
     Yıllar sonra; dama çıkıp dağlardan yankılanarak bize geri dönen o ramazan topunun haşmetli gürültüsü, kalabalık ve pür neşe içerisinde kılıçları çeker gibi kaşık seslerinin sokaktan duyulduğu iftarlar yapmak, anamın kırmızı sofrasında oval bir şekilde oturmak sadece mazide kaldı.
     Her güzel şeyin bittiği gibi bizimde bu güzel günlerimiz ne yazık ki çok sürmedi, ağır ağır değil, sanki kayan bir yıldızın hızında bitti. Üstelik bitenlerin ardından da, hayat bize acı çekmemeyi öğretmedi…
     Zaman zaman bu son olur inşallah desek de, umuda dönük yüreğime ağustos gölgesi düşmeye devam etti ve hayat damarlarımı benden düğüm düğüm kopardı. Ölüm sessizliği her ağustosta abonemiz olurken, gök kubbemizi bir beyaz bulut gibi sardı. Geçmişteki kısa ve güzel anılar sadece bir güvercinin kanadındaki ses gibi kaldı kulaklarımda.
     Eskiden fark edilmeyen o eksiklikler şimdi o kadar net fark edilmekte ki… Boğazıma düğümlenen lokmalar, yüreğimi dağlayan yokluklar ve her şeyden de önemlisi mazide kalan anılar….  Neyse ki ramazanın manevi huzuru bu duygularımın en köhnelenmiş yerinde yetişiyor da bir nebze olsun rahat ve huzur veriyor.
     Evet, mazi bir anı oldu yüreğimizde ve bizler sürekli bu anıları yad eder olduk. İnsan nerede o eski ramazanlar demeden edemiyor.
     Modern yaşamın koşuşturması içinde “O Eski Ramazanları “ yaşamak artık mümkün değil. İnsanlar oruçlarını ya iş yerlerinde ya yolda araçların içinde bozuyorlar. Her devrin kendine göre güzellikleri var. Zaten geriye dönüş de mümkün değil. Ama bizim yaşımızdaki insanların “O Eski Ramazanları “ özlemle anmalarının da bir sakıncası yok değil mi?  Hiç değilse bu şekilde kendimizi mutlu ediyoruz.
     Hepinizin ramazanını tebrik ediyor, ramazanın tüm okurlarıma huzur mutluluk ve esenlik getirmesini diliyorum. 

İbrahim KAÇIRAN
Kurucu