Tüm Haberler
Tüm Duyurular

EĞİTİMİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ
<< Geri Dön



“Eğitim anne dizinde başlar; her söylenen sözcük, çocuğun kişiliğine konan bir tuğladır”  Hosoa Ballow
 
     Türkiye, köklü tarihi, coğrafî konumu, toplum dinamiği ile halen mevcut bağımsız ülkeler içinde güçlü bir mirası ve parlak bir geleceği olan dünyanın ender ülkelerinden birisidir.
     Türkiye bu nitelikleriyle ve geliştirdiği uygarlıklar senteziyle doğu ile batı, kuzey ile güney arasında ekonomik ve kültürel bir köprü konumuna sahiptir. Bu düşünce çerçevesinde Türkiye, çağın en üst düzey bilim, teknik,  sanat ve şuur boyutunu sağlamanın modelini ve misâlini dünyaya gösterebilir. Ancak bunu yapabilmek için geçmişin eğitim öğretim kültürünü yeniden kazanabilmeli ve her şeyden önce eğitimimiz ve öğretimimizle, geliştireceğimiz eğitim modelleriyle dünyaya örnek olmalıyız. Şimdi sizlerle eğitimimizin dününden bugününe kısa bir yolculuk yapmak istiyorum.
     Türkiye de eğitim, tarihin her döneminde ve bütün boyutlarıyla en çok tartışılan meslek grupları arasında yer almıştır. Örneğin eğitim otoriterlerinden Satı Bey, eğitim sistemini geliştirmek istiyorsak, İlköğretimden başlanmalı, Emrullah Efendi ise, hayır eğitimi geliştirmek istiyorsak önce Yüksek Öğretimi geliştirmeliyiz demiştir. Aynı şekilde Ziya Gökalp de eğitimin üniversitelerden başlayarak gelişebileceğini ifade etmiştir.
     Bu tartışmalar hala günceliğini koruyor. Aslında tartışmak zenginliktir, gelişmektir doğruyu bulma çabasıdır. Ama tartışmalardan sonuç alınırsa bu böyledir. Denizyıldızı öyküsü bu konuya iyi bir örnektir.
     “Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve: “Niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsunuz?” diye sorar: Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi: ”Yaşamaları için” cevabını verince, adama şaşkınlıkla :“İyi ama burada binlerce denizyıldızı var, hepsini atmanıza imkân yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki?” der. Yerden bir denizyıldızı daha alıp denize atan kişi:”Bak onun için çok şey değişti” karşılığını verir.
Gönül isterdi ki, her bilimsel tartışma öyküde olduğu gibi çocuklarımız için bir şeyler değiştirsin. Aksi takdirde kör horoz düğüşünden öteye gitmez.
     Çok değil şöyle 35–40 yıl geriye dönüp baktığımızda eğitim şartlarında çok büyük gelişmelerin olduğunu görüyoruz. O dönemde bazen tek öğretmen birleştirilmiş sınıflarda 1.2.3.sınıfları, bazen de 1.2.3.4.5. sınıfları okuturdu. Düşünebiliyor musunuz  bir öğretmen üç ya da beş farklı sınıfın planını programını ayrı ayrı yaparak hem okuma yazma hem de üst sınıf programlarını öğretecek. Herhalde bunları başarmak atom bombası yapmaktan daha zor değildir diye düşünüyorum.
     Sadece bu da değil! Her sabah elinde bir odun olmayan öğrenci sınıfa giremezdi. Özelikle kış aylarında sobayı yakmak için o odunlar çok gerekliydi. Sık sık öğrencilerden yumurta istenirdi. Bir gün bütün cesaretimi toplayarak, “Öğretmenim bu kadar yumurtayı ne yapacaksınız? ” diye sorduğumda, “Evladım yazı tahtası boyanacak onun için istiyorum” demişti.
     Okulda; ortaokul mezunu bir eğitmen, yırtık bir harita, dört duvar ve bozarmış bir yazı tahtasından başka hiç bir şey hatırlamıyorum.
     Bu anlattığım istisnai bir olay değildir. O dönemde üç aşağı beş yukarı hemen hemen bütün okulların imkânları birbirine benzerdi. Sadece şehir merkezlerindeki okullarda belki birleştirilmiş sınıflar yoktu hepsi o kadar.
     Birde bugüne bakalım; son derece modern tip projeli okullarda kaloriferinden, laboratuarına, spor salonundan projeksiyon cihazına, fen laboratuarından, özel dizayn edilmiş dil sınıflarına kadar hepsi mevcut.
     Ayrıca, psikolojik danışman ve rehberlik uzmanından 4. sınıftan başlayan branş öğretmenlerine kadar çok güzel imkanlarla donatılmıştır okullarımızın büyük bir kısmı. Hayır, yanlış okumadınız, ben devlet okullarından bahsetmiyorum.
     Peki, bütün bu imkânlara rağmen eğitim ve öğretimde neden hak ettiğimiz yerde değiliz diyebilirsiniz. Eğer büyük düşünür Ziya Gökalp ve eğitim duayeni Emrullah Bey’in “Eğitimi geliştirmek için üniversitelerden başlamak gerekir” önerisi doğrultusunda üniversitelerden başlansaydı, eğitimimiz bugün çok daha farklı bir noktada olacaktı.
     Çünkü öğretmen yetiştiren fakülteler; akademik, sınıf yönetimine hakim, iş odaklı formel bilgi yayıcı, toplumsallaştırıcı, yaratıcı ve yenilikçi, değerlendirme yönelimli öğretmen yetiştirmedikçe diğer şartların değişmesi bir anlam ifade etmeyecektir.
     Eğitimde de binaların modern hale getirilmesi, ileri teknolojinin kurulması, sosyal mekânların devreye sokulması sorunları çözmeyecektir. Mevcut imkânlar, hiç araba kullanmasını bilmeyen birine dünyanın en lüks arabasını teslim etmek gibi bir şeydir.
     Çünkü bunları kullanacak olan insandır, ancak insanı donanımlı hale getirebilirsek bu imkânlardan yararlanma şansımız olabilir. Bu nedenle eğitimi iyileştirmek için önce üniversitelerden başlamak gerekir savına yürekten inanıyorum.
    
     Ayrıca eğitim gönüllülerinin de bu işe yüreklerini vermeleri ve ülke eğitimi için canla başla çalışması gerekiyor. Tabi devletimizin de bu insanlara destek vermesi en önemli unsur. Ancak üzülerek görüyorum ki devletimiz bu eğitim gönüllülerinden desteğini esirgiyor. İnsanın deyim yerindeyse “ Gölge etme başka ihsan istemem” diyesi geliyor.

İbrahim KAÇIRAN
Kurucu