Tüm Haberler
Tüm Duyurular

OGRETMEN ANALİZİ
<< Geri Dön



Dünyadaki bilgi birikimi 1850´li yıllara kadar her yüzyılda ikiye katlanırken, 1970´lerde bu süre beş yıla kadar düşmüş, 1980’li yıllardan itibaren ise bilginin kendisini yenileme süresi bir yılın altına kadar inmiştir. Üretilen her yeni bilgi, sonraki bilginin üretilmesinde hazırlayıcı olmaktadır.

    Görüldüğü gibi 1970’lere kadar hem sosyal hayat hem de eğitimdeki değişim ve gelişmeler içinde bulunduğumuz yıllara nazaran biraz daha durağandı.

     Ama bugün özelikle eğitimde teknolojinin getirmiş olduğu yeni şartların ve yeni teknolojik ortamın etkisi bütün dünyayı bir ağ gibi sarmış durumdadır. Şüphesiz eğimin asıl görevi; hayatın şartlarını, iletişim sistemlerini öğretmek ve hızla değişen yeni dünyada öğrencilerimizi çağın ihtiyaçlarına göre hazırlamak, bilgi ve becerilerle donatmaktır.

     Geleceğimizin mimarları olan çocuklarımızı bilgili, sorumluluk bilincini almış, vatanın bölünmez bütünlüne bağlı bireyler olarak yetiştirmek gerekiyor.

     Bu bireylerin yetiştirilmesi de ancak ilim yuvası olan okullarda mümkün olabilmektedir. Okul denilince akla öğretmen geldiğine göre böylesine büyük sorumluluk öğretmenlerimizin omuzlarındadır. Yani öğretmen; toplumun hem aynası hem de kültür elçisi konumundadır.      

      Okumayan, kendisini geliştirmeyen, çağa ayak uydurmayan, iletişim teknolojisini kullanmayan öğretmenle muasır medeniyet seviyesini yakalamak mümkün değildir. Çünkü öğretmenin yanında her zaman insan vardır, yani bütün işi insanladır. Bu nedenle yüklendiği misyon bu özeliklere sahip olmasını gerektirmektedir.

     Ne yazık ki bazı öğretmenler, her yıl aynı konuyu monoton bir şekilde işleyerek yöntemini, tarzını, örneklerini hiç değiştirmeden belli bir kalıba sıkışmış kalmıştır. Öğretmen kendi tarzını o kadar benimsemiştir ki, toplumsal değişmeler, teknolojik gelişmeler, eğitimdeki yeni oluşumlar ona hiç mi hiç cazip gelmemektedir. Çünkü o kendi çözümlerini nerede nasıl kullanacağını ya bildiğini sanıyor ya da kendisine göre doğruları vardır.

     Birileri önüne birtakım yenilikler koysa, bunları kabullenmeyeceği gibi bu yeniliklere reaksiyon da gösterebiliyor. Hatta oyuncağı elinden alınmış bir bebeğin direncini göstermektedir. Sonuç itibariyle öğretmen eski geleneğinden vazgeçmeyen, yeniliklere kapalı bir tutum içerisinde olduğu sürece bazı şeylerin değişmesi de mümkün olmayacaktır.

     Bu statükocu öğretmenler için AB, dünya ile bütünleşmekmek, batılılaşmak pek de önemli değildir. Her şeyin doğrusunu kendileri bilir, kendilerinin mantığı egemendir.

     Geçmişte çok kıymetli eğitimci bir Profesör, bir özel kurumda hizmet içi eğitim adı altında bir konferans verirken, öğretmenlere “Değişmek zorundasınız, aksi takdirde değişmeyeni değiştirirler.”dediğinde, ertesi gün katılım büyük ölçüde azalmıştır. İdare tarafından sebebi sorulduğunda ise cevapları “Biz bu hocayı istemiyoruz.” olmuştur.

      Öğretmenlerimizin diğer bir önemli eksiği ise ekip ruhuna sahip olmamalarıdır. Çünkü her biri sınıfta tek başına iş yapmaya alışmış ve sınıfında mutludur! Sınıfta tüm etkinlikleri kendisi planlıyor, kendisi yapıyor ya da yaptırıyor; sınıfın tek hâkimi kendisidir. Verdiği karar doğru da olsa yanlış da olsa kendisine aittir.

     Bu duygu ve düşüncelere sahip; başına buyruk olan öğretmen sınıfın dışında da bu alışkanlığını sürdürmek istemektedir. Aynı şubeleri okutan öğretmenlerle zümre olmak yerine onlarla sürtüşmeyi yeğler.

      Aynı sınıfları okutan öğretmenler bir zümre oldukları halde, aynı programı, aynı kaynakları, aynı planları uygulamalarına rağmen bazıları başarıyı yakalarken bazıları başarısız olabiliyor. Bu sonuç, zümre olamadıklarının başka bir göstergesidir. Sonuç itibariyle zümre olmanın tam tersi bir uygulama söz konudur. Ama zorunlu tutulması gereken defter ve dosyalarda formalite gereği zümre olmanın tüm gereğini yapmış gibi gösterirler.

     Önemli diğer bir husus ise, öğretmeninin kendisini sadece alan bilgisi öğretmekle sınırlandırmasıdır. Oysa öğretmen, davranış mühendisidir; öğrenciye öğretimin yanı sıra davranış kazandırmak, birey yetiştirmek, insan ilişkileri ve öğrenciyi sosyalleştirme… gibi sorumlulukları da vardır. Ama nasıl olsa öğrencilerin öğretimin dışında diğer meziyetleri ölçülmüyor ya da söz konusu eğitim davranışlarının sınavı da olmadığına göre öğretmen kendisini diğer konulardan sorumlu tutmamaktadır.

     Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Yani Türk Eğitim Sistemi içerisindeki öğretmen kendisini öyle şartlandırmıştır ki, artık tek adam rolünü çok benimsemiş ve bu rolü kendisinden başka hiç kimsenin oynayamayacağı inancını taşımaktadır.

     Ayrıca öğretmenin yan (yardımcı) birimler diye tabir ettiğimiz Ölçme-değerlendirme, PDR, (Psikolojik Danışma ve Rehberlik) test ve eğitim büroları, halkla ilişkiler gibi birimlerle çalışma alışkanlıkları da yok denilecek kadar azdır.

     Oysa eğim ve öğretim komple bir olgudur. Soru hazırlamak, sınav sonuçlarını doğru değerlendirmek, değerlendirmeden sonra anlaşılmayan konuların sebebini araştırmak, öğrencilerin gizli yeteneklerini ortaya çıkarmak, sacın diğer ayağı olan velileri eğitimin içine çekmek… gibi birçok yapılacak iş ve işlemler vardır. Bunları öğretmen tek başına yapmak isterse, işte sonuç bu olur.

     Sonuç olarak öğretmen kendisini günün şartlarına uygun yetiştirmenin yanı sıra meslektaşlarıyla dayanışma içerisinde olmalı, zümre olmanın gereğini yerine getirmeli, görevini sadece sınav odaklı algılamayıp, hayat boyu eğitim olarak düşünmeli ve buna göre yapılanmanın bilimsel gelişmenin gereği olduğunu bilmelidir.

İbrahim KAÇIRAN
Kurucu