Tüm Haberler
Tüm Duyurular

MİLLİ EĞİTİM ŞURASI VE OSMANLICA
<< Geri Dön



 

Gelişmiş ülkeler, öncelikli olarak eğitimle ilgili olan reformlarını hayata geçirmişlerdir. Dikkat edilirse uzun vadede sürdürülebilir eğitim sisteminin gelişiminin sağlanması oldukça önemli görülmüş ve öncelikli konu olarak nitelendirilmiştir. Çünkü eğitim sisteminde yapılan değişiklikler beraberinde toplumu da değiştireceği gerçeğini bizden önce fark etmişlerdir. Bu bilinçte olan ülkeler, yapılmış araştırmalara dayalı verileri kullanarak eğitim sistemlerini kurmuşlardır. Eksik verilerle alınacak kararların, politik veya kişisel bir yaklaşım olacağını öngörmüşlerdir. Onlarda elbette gerektiğinde değişiklikler yapmışlar, ancak sistemlerini kurduktan sonra, aksayan yönlerini düzeltme yoluna gitmişlerdir. Yani  “Göç yolda düzeltilmiştir.”

 

Batı dünyası bu çalışmalarını yıllar önce tamamlamışken, ülkemizde maalesef bugün bile bu aşamaya gelindiği söylenemez. Antalya da yapılan 19. Eğitim Şurasında farklı dört konuda 180 civarında tavsiye kararı alındığı iddia edilmektedir. Eğitimin dinamik bir süreç olduğu, sürekli değişim içinde olduğu muhakkaktır. Ama sistemin aksayan yönlerini değil de sistemi tamamen değiştiriyorsanız zaten bir sisteminiz yok demektir. Her şeyi sil baştan değiştirirseniz nasıl ilerleme kaydedeceğiz? Muasır medeniyet seviyesini nasıl yakalayacağız? Bazı yetkililer deneme yanılma yoluyla doğruyu bulmanın kime ne zararı var gibi düşünüyor olmalılar ki, sürekli değişikliği savunmaktadırlar. Mesela; OKS’ den, SBS’ ye buradan da TEOG’a geçiş, öğrencileri, okulları, aileleri ve dolayısıyla bütün çevreyi nasıl etkilediğinin farkında bile olmamışlardır. Eğitim sisteminde çağa uygun değişiklik yapılması elbette doğru bir yaklaşımdır.  Ancak değişiklikler gerçek anlamda ihtiyaçtan doğmalıdır.

 

Bir asır’a dayanan süreçte eğitim sistemimiz kurulabilseydi; bu gün öğretmen ve eğitim yöneticilerinin niteliğinin artırılmasını, geleceğin öğretmeni nasıl olması gerektiğini, öğretim stratejilerini, Mikrosistem, Mezosistem, Ekzosistem, Makrosistem gibi birçok konu üzerinde çalışıyor olmamız gerekecekti.

 

Bugün gelişmiş ülkeler, ağacın meyvesini toplamaya başlamış daha nasıl güzel ambalaj yapmanın ve sunmanın çalışmasını yaparken biz hâlâ ağacın köküyle uğraşıyoruz. Ya ağacın yerini ya da cinsini beğenmeyerek kökünden kesip tekrar ağaç dikiyoruz. O ağaç büyüyecek dallanacak yaprak, meyve verecek diye bekliyoruz. Bütün bunlar cumhuriyetin ilk yıllarında yapılmış olsaydı mazur görülebilirdi. Ama 90 yıl sonra ayni noktada olmamamızın kabul edilir bir tarafı yoktur.


Pısa (Uluslar arası öğrenci Değerlendirme Programı) ve Tımss (Uluslar -arası Matematik ve Fen Eğilimleri Araştırması) değerlendirmelerinde Türkiye ne yazık ki, hâlâ dünya genelindeki katılımcı ülkelerin uluslararası ortalamalarının altındadır. Bu sonuçlar ortada iken, ülkemizin eğitim konusunda kaplumbağa hızıyla yol almasını büyük talihsizlik olarak görüyorum. Eğitimde kısa orta ve uzun vadeli kararlar alınmalı ve bu kararlar asırlar sonrasını hedeflemelidir. Aksi takdirde dış dünya ile aramızdaki mesafe daha da açılmaya devam edecektir. Çünkü eğitimde yapılan hataların telafisi çok uzun zaman alır. Ayrıca eğitimde alınacak kararların amacı gerçek bilgiye ulaşmak olmalıdır.


Osmanlıca konusuna gelince; Osmanlıca öğretilmesine değil, yöntemine karşıyım. Şuranın tavsiye kararı bazı okullarda bir saat seçmeli şeklindedir. Müfredata haftada bir saat seçmeli ya da zorunlu Osmanlıca eklemenin hiç kimseye faydası olamayacağı gibi, bu yöntemle ne Osmanlıca öğretilebilir, ne de o kültürün yaygınlaştırılması sağlanabilir. Tam tersine çocuklara artı bir yük getireceği gibi okulların işini zorlaştırmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır. Ayrıca günlük, haftalık ders saat çizelgeleri değişecek, düzenini oturtmuş okullarda taşlar yerinden oynayacak ve birçok sorunu beraberinde getirecektir. Karşılaşılacak diğer bir sorun ise bu dersi okutacak öğretmen ihtiyacı doğacak olmasıdır.

 

Ama bu uygulamanın yöntemi doğru seçilirse faydalı olabilir. Örneğin bu doğru öneriler şöyle sıralanabilir; Eğitim-Öğretimi bütünüyle Osmanlıca yapılan (Hazırlık dâhil bütün derslerin Osmanlıca işlendiği) özel okullar açılabilir. Pilot olarak seçilen bölgelerde az sayıda okulla başlanır daha sonra yaygılaştırılabilir.


Diğer bir yöntem; yine uygulamaya pilot okullardan başlamak üzere orta öğretim kurumlarında Osmanlıca bölümü açılabilir. Tercihini bu yönde kullanmak isteyen öğrenciler bu alanı seçer, haftada bir saat yerine 25–30 saat Osmanlıca eğitimi alırlar. Devamında üniversitelerde de Osmanlıca kürsüsü açılabilir. Orta öğretimden mezun olan öğrenciler bu üniversitelere kanalize edilerek devamı sağlanabilir. Hatta isteyen yüksek lisans ve doktora programlarına da devam imkânı verilebilirse Osmanlıca konusunda iddialı öğretmen de, akademisyen de, araştırmacı da yetiştirmek mümkün olacaktır.

Aksi takdirde “Yarım İmam Dinden, Yarım Doktor Candan eder” deyimi bizim için gerçek olur.

 

                                                                                           İbrahim Kaçıran

                                                                       Türkiye Özel Okullar Birliği Bölge Temsilcisi